Bir an

Böylece açıklanan şey oluyordu dünya

Yuvarlanıp eksenine oturuyordu bir mevsim

Yeniden tanımlanıyordu doğanın ve kainatın yasaları

İşte bir çocuk yo yo’sunu

devirdiğinde anlayacağız

kelebek etkisi ne menemdir

havanın bükülüp beş yerinden boğazlanmış bir boğanın gözleriyle yağmur izlemek istediğinde

kılcal bir freskodan uzanan dendritlerin

günler telaffuzundan geçecek

o aksanı değişecek

Enstitünün saatleri ayarlama ihtimalini hiç kimse düşünemeyecek

Tüm birimler bir an olarak değişecek

Bir an

Ve köşesi sessizdir

Üç adam geçer

Beş kadın çekiştirip iki küçük avucu

İki kedi

Esnaflar ve vitrinler, minibüsler kadar tozlu

Çitlerini geçen öğle sonraları

kasaba ağıllarında kemiğinden yüzülecektir derisi kuzu olan ne varsa

Çünkü kemikler değişmez bir gerçeklik gibi

İçerdedir

Köşe sessizdir

ve bir ağırlık merkezi olarak

Ruhumuzun ses çıkarmadan

aklımızı almasına da izin verelim

/Ben iklimlerin ismi ile anıldım bundan yarım yüzyıl önce

Doğum odalarının çorak hikayesi geldi beni buldu

Kızıl bir ırmak olarak yakıldı kanım

Çünkü kan yanıcı maddedir

Kundakların içinde ilk sütünü

Emanet emdiğim meme

Evlatlarını boğan boş, tozlu, aleni

O cadde kadar kuruyan ve dökülen pul pul

Şehirlerin yazgıları kadar inanır insan sokağına

Bir gezgin tefekkürü olarak

şefahatten gayr-i selim seyahat

Biliyorum vaktin daraldığını

Esvabdan yoksun vücûd kalacağımı

İşte tel döküyor sandık ve çivide o Yedikule

Bir mühür olarak kazınıyor kapılarının mıhı

Buhurdan değil o gemiler

Kaynayan tek cümle harfin sesi

Bir an duruluyor tüm su olan ne varsa

Kıyısı olan yek bu coğrafyada

Ve oradan

Bir an, köşeden

Sessiz bir şey geçiyor

Geçiyor sanıyoruz

“Dalgın bakarken takılıyor tırnağım yanağımda yanlış bir gülümseme gibi duran hayata, bir kapıyı açıp çıkmak çağrılıyor neredeyse çene kemiğimde kaynamış, çok çiğnenip yoğrulmuş cümleler. Bir kapıyı açıp çıkmaktan çıkamıyorum ve tırnaklarıma hayret ediyorum.

Hesaplanmamış günleri içimize çekeceğiz.

Bir kapıyı aralar gibi gidenler ve gelenler olacak

evine her akşam dönenler gibi.”

artink/ 20 Ağustos 2019

Altyazı notu; fotoğraftaki küçük not kağıtlara not alıp duranlardan bir parça.

Reklamlar

Bir an, o malik ovada

O köşeyi dönünce, küçük dar yol seni sola doğru yürütecek. Tam o köşeden ilerlediğinde yokuş ucunda serili sahili görebilirsin, ama sahil değil ora. Ora bir uç.

Yaratım sürecinin repo zamanlarında insanın zihninden hızla akıyor sözcükler. Genellikle çizim için şovale kullanmıyorum,ahşap bir zemin yarım tabaka boyutunda uygun. Yazmak için çalışma masam yok, hayır. Bir defter ya da digital bir aygıtın beyaz ekran sayfasının hangi mekanda olursam olayım çalışabilme ihtimali için uygun.

Bir kalem kağıt ya da hatta bir derginin, gazetenin sayfaları dahi olabilir.

Repoda, odanın boyutu içinde karşı duvara yaslanıp, uzaktan çizgiye bakmak ve zihinsel küçük notların üzerinden geçmek zamanında çoğu bir sigara içmeyi tercih ediyorum.

Böyle bir repo anın olursa duvara yaslan ve bir an için göz kapaklarını ört ve aç.

Bir an.

İpincecik bir alan var orada. Frtınanın zorladığı pervazlar kadar gürültülü ya da ıssız bir ova kadar malik.

O ince hat rüzgarını tahmin edemez insan. Aralıksızlıkmış gibi görünür zira. Bu boyutsal bir yanılsama oysa.

Jaklin gövdesinin üzerinde öne eğilerek bakıyor nota sehpasına şu fotoğrafta. Muhtemelen küçük taburede omurgasını bükmüş. Ağırlık merkezini çenesine dayadığı, dik çizgi ile zemine yasladığı elinden tabana doğru inecek olan dik çizgiye aktarmış olmalı.

Yüzümüzün tam ortasından geçen görünmez çizgi iki eşit parçaya böler bütünü. Kaşlarımızın aralığı, burnunumuz, dudaklarımızın orta bitişme çukuru ile çenemizden aşağılara iner çizgi. Ağırlık merkezini bulmak istersen tam bu hattın tabana dik inen çizgisini görmeye çalış.

Ağırlık merkezi figür çizerken önemli. Aslında mimaride de bir o kadar mühim biçim inşasında.

Sesler alemininse ağırlık merkezi hakkında ise en ufak bir bilgim yok.

(Farklı bir teknik bilgi olmalı ki, illa vardır zira her bütünlük kendi içinde parçaların denge ile bütünleşmesi ile varolur)

Jaklin biliyordur sanki ya da Nicholas.

Nicholas, Cello Conterto. op.129’da Schuman’ın ezgilerini çalarken orkestranın tam merkezinde. Ben söylemiyorum, YouTube’da izlediğim görüntü izlenimim bu.

Her ikisini de ne Jaklin, ne de Nikholas, gerçeklik içinde izleme ve dinleme şansım yok. Jaklin (1945-1987) 42 yaşındaydı Multipile Skleleroz’dan öldüğünde.

Nicholas ise (1982 doğumlu) şu sıralar bir dizi konser için Türkiye’de de olacak.

Stradivaryus ruhlar.Ben gövdelerini nasıl taşıdığına bakıyorum fotoğraflarda.

Anlam ve biçim açısından bakıldığında bir o kadar detay var.

Nicholas, notalara bakar halde masada, Bir ayağı yere dayalı dururken diğeri havada askıda kalmış. Bir eli masayı kavrarken diğer eli hafifçe bölüm başlığını içeren notanın sayfasını aralamış. Yere basan ayak, “yere basma eylemi” ile sanki ağırlık merkezi sağ ayakta gibi görünse de aslında sol ayağında. (Çene hizasına dikkat edin.)

Yere basan sağ ayak ise denge vazifesini görüyor.

Bu iki fotoğraftaki bakışım öncelikle biçimi anlatmaya yönelik gibi görünse de aslında benim için etkileyici olan sanatsal bir konuda odaklanma halleri.

Çünkü odaklanan bir zihin bedeni deforme eder.

Ve deforme olan bir bütünlüğün nasıl olupta muhteşem parçalar üretebildiği, yani sistem oldukça etkileyici.

Pina ise dansını beden dengesinde kurarken bunu yapıyor.

Şurada, ağırlık merkezinin çizgisini görmeye çalışırken sırtındaki gerilimi hissetmemek mümkün değil.

Dansının niteliğine değil fotoğraftaki duruşuna bakıyorum. Bildiğimiz denge formlarını zorlayışına.

Sanırım en sevdiğim dansçı P. Chelho “Portobello Cadısı”ydı. Karakterin bu kadar etkili olmasını dans unsuruna bağlıyorum. Çünkü çözümlemesi güç bir eylem.

Bir roman kurgusu içinde ki dansçının hareketlerini görebilir misiniz? Ne kadar, ama duyumsayabilirsiniz, bu olası.

Sanırım yazarların yaptığı şey de bu işte.

Dansın kaç mükemmel kombinasyonu olabilir,

https://youtu.be/kwjr3HTms6U

https://youtu.be/zpeUnWrteQM

https://youtu.be/0JQ0xnJyb0A

Videolarda bir kaç izlenim söz konusu, gerçeklik ile kurgu, sahne ile sokak, yaşamak ile yaşatmak arası nüanslar gibi.

Pina sahne sanatçısı olmasına karşın gerçeklik içinde ki dansçılar açısından nasıl bir payda kurabilirim bunu ancak o sanat disiplini içindeki kurgu/biçim/yöntemlere hakim olduğunda insan bir fikir söyleyebilir. Yoksa sadece izleyici olabilirim.

Bir kaç ritmin içinde geçip; o köşeyi dönüp, küçük dar duvarı yürüyorum, sola doğru ilerleyen koridorun köşesinden bir iki adım ötede pencerenin ucunda serili sahili görebilirim. Ama sahil değil ora. Ora bir uç.

Bir kolumu dizime yaslayıp diğer elimdeki duran kağıtlara bakıyorum. Repo zamanım için sigaramdan bir nefes çekiyorum.

O malik ova kirpiklerimin içindeki, duman altındayken ayaklarıma değen her bir zerrenin biçimini gözlerimi kapattığımda görebilirim.

Ancak ne acı tüm bu malik alanda yüzümdeki mimiklerin simetrisinden ya da odaklandığım anlarımın deforme oluşlarımdan haberdar bile değilim.

Gözlerimi yitirdiğimde öleceğim.

artink/ 20/ Ağustos 2019

Altyazı notları;

Repo; Resim Atölye çalışmalarında figür çalışırken verilen mola zamanları. 40 dk. çizim /15 dk ara ritmi ile. Bu terim şimdilerde kullanılmıyor.

Dip not olarak şunu da ekleyeyim. Repo zamanlarını “masiye” adı verilen bir öğrenci takip eder çalışmayı. Masiye, figür oturma alanının düzenlemmesi, sobanın yakılması, zaman söylemek gibi görevleri olur. Bir nevi asistanlık gibi.

Figürde Ağırlık Merkezi; perspektif nasıl mekanı çözümlemek için işlevsel ise bu bakış biçimide figür çizimlerinde işlevseller arasında. Ancak realist bakıştır, deoforme etmek ağırlık merkezinin dengesi kabilinde oranlar ile bağlantılıdır çoğu.

Fotoğraflardaki sanatçılar;

-jacqueline du pre

-nicolas altstaedt

-pina bauhaus

-bahsi geçen kitap; paulo coelho/ Portobello Cadısı

Şehirde Yürümek Rotası/şiirsel not

11.30

Diyelim ki

herşey yerli yerinde

adımlıyorum koridoru

Kimim, neyim, günlerden ne

her sabah banyo havlusuna

asıyorum yüzümü yabancım değilim

mesafelerin de saçı örülür hem

damağımda bir acıbadem

kahveler pişirmeliydim oysa sana

şimdi, şu saat tam da bu anda

Tepsi tepsi köz ve kül

Bir avuç da sırtı ile düşünür bazen

başı dayalı yanağında

Bana kalsa

tüm günleri akşamlara sormalı

Bir küçük kadeh pasifloral seansı

Tanrı’nın bir bildiği olmalı

18.00

günçiçeklerine inat

Akşamsefası çiçekleri gececil

kocaman karabiber taneleri gibi düşen tohumları alamet

Bir bahçe nasıl gülümser akşam sefası

Avlu duvarı, kapı önü çemberi, bahçe çitleri

Terinden yıkanmış gömlekler de uzanırsa

rüzgarında savrulup

Bir avluyu bahçeden

Bahçeyi bir caddeden

başka çizer hat

20.35

Ne kitaplar ne de ciltler

Bir rota okumak istiyorum ben

Onuncu yaş tekerlemeli

bir yokuş çıkıp ikisini indim bu gün

Selam sokağından geçtim

Akşam midyecisi

gün batımı kadar ketumdu kepenkli

6 numaralı kapı kadar şen çatı görmedim

iki yonca gördüm

Merdiven çiçeklerine söğütün eğildiği

Eteklerini çekiştiren de bir ismi olsa insanın

O köşe yaz köşesi

Bu köşe

masanın açıları da görebildiği

22.00

Mümkün mertebe alnımı yokluyorum

bilinmez dildeki o cümleyi

her şey de ki

yerli yerinde

küçük bir kadehse mevzu

hikmeti içi

artink/2 Ağustos 2019

altyazı notu; şehri yürüme rotası üzerinde 2. gün notu şiirsel oldu. Mekanlar; Feriköy ve Silahtar ara sokakları.

Feriköy/bahçeli küçük ev

Feriköy/midyeci

6 numaralı çatı/ Feriköy

Selam Sokağı/ Silahtar

Merdiveni çiçekli İki yoncalı kapı/Silahtar

Stigmata

Delilik odası kulaklarımı çınlatan

açık şehrinde yürüyordum

kar üç gün üç gece yağdı

İkinci günü örtüldü üzeri

gözleri açık gitti dediler şehrin

doğmuş tüm bebekler

odalarında çekili pimler gibi büyüdü

Tavanda çevrilen şişelerin

hikmeti üzerine düşünülecekti

gerçek mi, cesaret mi

Delilik odasında köşebent vidası

bilmem kaç kez tur attı

Beşi geçmiş olmalıydı akşam

taban ve tavanın sünger dokusunda duvarlara çarptım aklımı

bağcıklarım var benim sayın resepsiyonist

Küpelerim ve kemerim

O öyle değil

Mümkünse düşeceğim

Kulakların çınlıyorsa anılıyorsun

seslerin isimleri yok aslında

Mümkünse tüm isim kayıtlarını geçelim

Düşeceğim

Silikon boru ses duvarına çarparsa nabızında anlıyorsun

Tırnakların unutulmuş olması

kadar vahim bir vâka

Etle tırnak arası kadar

saydam ise vaha birikiyorsun

Düşündüklerim var sayın terapist

Bildiğim, bilmediğim sözcüklerim

Mümkünse düşeceğim,

Kemerdeki son deliğe ilikli sıkılıyoruz

Akşam pazarındaki meyveler kadar pörsüyerek

Merdanedeki çarşaf kadar avuçlarımızda buruşturarak uyandığımızı

Dişlerimin haznesinde çukurlara gömdüğüm peri hikayelerim var

saydım,

süt dişlerimden döküldüm mayasız

Eprimiş tül ile örttüm üzerimi

İnsanın yerine koyamayacağı köşesi olur

Gece belki,

bir öğle sonrası uyuyabiliirim

Sevimli küçük şeylere bakıyorsan

kaçtığın şeyden korkuyorsun

Böğürlen çalılarından taç takınırsan

avuçlarında kan kuruyabilir

Stigmata.

ona ben dediler.

artink/ 27.Temmuz.2019

Şehirde Yürümek Rotası

İnsan yürürken eğer hedeflemediyse ne ile karşılaşacağını bilmiyor. Sanırım yürümenin en güzel yanı bu.

Başlangıç noktam olan Balık Pazar’ı ve Galatasaray Lisesi arası o dört yol kavşağın sahile inen yokuştan aşağı doğru yürümeye başladığımda Mektup Kırtasiye yıllardır orada olmasının bende yarattığı ve güven ve memnuniyetle yolda beni karşılıyor.

Daima iyi kağıt bulabilirim, sorduğum sorulara, malzeme temini konusunda istersem destek alacağımı bilirim. Bunun dışında hoşuma gidecek objelere de rastlama şansım var raflarında. Şehrin kağıt dolabı dükkanlarımdan burası.

Yürüdüm az ötede Homer Kitabevi de nokta mekanlardan.

Butik kitapçılardan o.

Ben internet alışverişinden ziyade kitapçıya sipariş vermeyi sevenlerdenim. Bu açıdan benim şehirdeki kitap dolabım diyeyim.

Yokuşu yavaş yavaş indikçe cafeler ve sokakların gölgeli sakinliği insanı çekiyor.

Bu yokuş üzerinde bir cafe önerisi aldım bı gün. Keşfetme şansımı başka bir yürüyüş günümde kullanacağım. Ara Cafe’ymiş adı. Ara Güler’in sahibi olduğu bir mekanmış. İlginç bir mekandır diye umuyorum.

Tophane’ye doğru inerken hem yeni açılmış mekanlar hem de eski mahalle dokusunu hissetmek hoş. Çok fazla moderne bulaşmamış olmasından memnunum bu rotanın.

Karaköy’e rıhtıma doğru uzanan caddeye neredeyse varıyordum ki, günümün keyifli bir keşfi gerçekleşti kendiliğinden.

Bir baktım tabelada “Beyoğlu Kalaycısı “ yazıyor, dükkanınsa kapısı kilitli. Tabelanın yanında bir adam ve kadın vardı, ya dedim, bu kalaycı açıyor mu dükkanı, benim bakırlarım var senelerdir bulamıyordum kalaycı.

Tabi dedi kadın, açar dedi. Her gün dükkan açık, bak orda telefonu da yazıyor.

Gülümsedi ben de gülümsedim. Niyeyse sanki akrabama ya da eski okul arkadaşıma rastlamışım gibi.

Sanırım geleceğim ben kabı kacağı toplayıp kalaylatmaya. Kalaylı tencerede pilav harika olur.

İyi günler deyip yürüdüm sonra yine.

Büyük cadde kalabalık, karşıya geçtim. Karaköy ne değişik bir yer oldu hiç sahil tarafından paralel yürüdünüz mü?

Süslü kafeler tıka basa doluydu, durmadım. Bir tezgahta film afişleri vardı çok güzel geldi.

Karatavuk Sokağı diye bir sokağa rast geldim.

Tavuğun hikayesini merak ettim. Kime sorsam anlatır?

Biraz ötesinde ise “ideal kader bakkaliyesi” ile karşılaştım.

Evet dedim, günümün karşılaşması işte buydu. Daha gizemli bir isim olabilir mi?

Daha sofistik, daha teolojik?

Çok gülümsedim içimden. İki paket sigara aldım. İdeal kader nasıl alabilirim düşündüm, soramadım.

Bir daha gidince yine, bir şey alacağım.

Belki bir mendil, belki şeker, kader artık.

artink/22.Temmuz.2019/

Altyazı notu; şehir yürüme notlarımı panoda biriktiriyorum, bakalım nasıl bir harita oluşacak.

Draperi

Draperi güzel sözcük. Bir kere içinde Peri var. Eklemsiz bir hareket. Daima yumuşak geçişler. Ancak zihninde planları ve geometrik yapıyı düşünürsen biçimini algılayabileceğin.

İpek, tafta evet tafta ışığı ve dokuyu mükemmel gösteren. Kadifeyi de es geçmeyelim. Bu 18.yüzyıl kafasını bir kenara koyup, mümkünse şu yukarıdaki rafa koyayım, gözlemlediğim draperiden bahsetmeliyim.

Bir muşamba, hatta muşamba da değil o bir kere, kalın naylon. Dört kedili bir evde Yaşarken oturup dinlenme alanlarını koruma altına almak istiyor bazen insan. Kedi çişi. Bize yani insanlara göre berbat bir işaret bırakma yöntemi. Allahtan onlar gibi değiliz daha komplikeyiz.

Kediler bir alan belirleme sistemi olarak niye başka bir yöntem kullanamıyor ki? Sevimsiz bir kokusu var.

Oturma ya da uyuma eşyalarımı kalın naylonlarla örtüyorum. Her akşam bunu yaparken “Better Call Soul” da psikolojisi bozuk abi karakterinin takıntılı davranışı geliyor aklıma. Hoş o termal örtü kullanıyordu elektronik takıntısından ötürü İzolasyon için. Yok, benim ki, bildiğin kedi çişine karşı kalın naylon, sirke ve karbonat en muhatap olduğum şeyler son zamanlarda(amonyak içermeyen temizlik için, zira kedi çişi amonyak içeriyor ve hangi temizlik malzemesi ile silersen sil yine de koku baki kalıyor. Tek çözüm su, sirke ve karbonat)

İşte her akşam bunu yaparken yani kumaş içeren eşyalarımı örterken, acaba manyak mıyım diye de düşünmüyorum değil.

Ama 15 yıldan beri iki, üç yıldan beri de kazadan kurtarılmış artı iki kedi konuğum.

Ama bir şey oldu;

akşam tam da çizim arası verip “çözemedim yahu şu draperiyi adam gibi” diye düşünürken ışık naylon örtünün köşesinde katlanan drapeye düştü.

Tuhaf olan şu, şeffaf naylon üzerinde ışık planları o kadar net gösteriyordu ki, gözünü kısıp bakınca anlıyorsun biçimi.

Doğal doku kumaş ışığı içine hapsettiği için anlayamıyorsun(aslında biçimin anatomisini çözsen anlarsın da)

Yapay ve sentetik olanda ise ışık sadece planları açığa çıkaracak şekilde hareket ediyor. Ne tuhaf.

18.yüzyıl kafası ile yaklaşsan meseleye nesnenin anlamı, hikayesi vesairesi ile geçmen lazım çizginin karşısına. Halbuki güncel zamanın materyali ise sana bu şansı veriyor; iskeleti gör, der gibi.

Tam da bunu derken miyav dedi kedi.

Gülümsedim.

Gelelim drape meselesine.

Çalışma masamın dert ettiği bazı güzel işler var. Söyleme yap diyor iç sesim.

Bizim buradan, kediler, bahçeler, mevsimler ve ışığın selamları var.

artink/ 18.Temmuz. 2019

altyazı notu; Yukarıdaki benim 15 yaşındaki kedim. Şu dışarıdaki fotoğraf ise bu sabah mahalle parkından.

tavandaki zemberek, zar ya da bütün kanatlar düşerken yanar

Çelik çivisinin çevresinde pervane

Çek çıkar

çevir zembereği

Yüzünü göremediğim ne varsa çürüyor zeminiyle

Bir pervane eğrisi düşünüyorum

Kendi ekseninde rüzgarını biçen

Düşünüyordum ve tavan aşinaydı

Göz kapaklarımla bir alakası vardı

tuğlalar ve kirişindeki çatlakların

Alakası vardı çatının üstünde yedi kat yükselen zarların

hacimsiz, yerçekimsiz bir ova hayal edemem ki ben

Gökyüzü tarlalarında çiçekler gibi açan

Ölü gezegenlerini ve parıldayışlarını sonsuz

Bildiğim lodos var bir

kiremitler ve duvarlar arasından

Taşıyabildiğince ne varsasını

kıyıları tüm karşısından

alır, getirir ve şakaklarıma kurulur

fikrimin ağrısı olarak.

Çelik çemberinde pervane

Ekseninin her döngüsünde

kirpiklerimi yakıyorum ben kanatlarım olmadığından

artink/ Temmuz,5, 2019

-/-

altyazı notu;

Fotoğraf; Sanatçının el işi olarak yaptığı kanatlıların biri bu el yapımı tasarım,

by larysa bernhardt

Çentik

Emin değilim

Tavan ile taban arası

nasıl durur hüzme

Gök nasıl karışmaz yere

Üvezler geçer içinden

toplanmış meyve bahçesi kadar mağrur boşluklardan

Toz zerreciklerinden konfetiler yarıştırır kedilerin didiklediği motife

Tütün kokulu harelerle dalgalanmış kilim

düğüm olsa

büküldüğünden çözülür

Bunu bilmese de olur tırnaklar ve keskiler

Çelik, ipincecik teller gerili durur

alın çatına çentiklere tutturulmuş

Halkalar birbirine çarparak dağılacak gözaltlarında hiç bir derinliğini seçemeyecek yakınken mercek

Tekin değilim

Yeryüzünün çukurundan baktım

gayyadan baktım tekin değilim

Yasaları bozan inançlar edinmiştim

Vaktin birinde

Söz etmiştim bir şehirden

ağırlık diye takınmıştım yerçekimiyle şehirde güzdü

Bir adım durduğum yerden kaldırıp

başımı körlüğüme

gözlerim

liyakatini yitirdiğinden beridir şerbetli,

dibinde bağdaş kurmuş münzevi

dağ düşü kurmuş gözü kapalı

seferi belinde çelik halatı, sırtında karabina çengeli

zehri sorar o büyülü bitkiyi

Kılıç kında, kın belde, zehir kanda

Yara dize yolda,

Yol çengelli, o ipincecik çentikte

artink/ 28 Haziran 2019

Çamaşır Telindeki Paralel Evren

Mümkünse bir hikaye uyduracağım. Bir hikaye uyduracağım çünkü buna en çok da inanan benim. Elbette bir inanç söz konusu olduğunda bu bir uydurma değil anlatıdır denilebilir. Çünkü söz olmadan, bir savdan, ileri sürüşten söz edilebilir mi? İnanç mutlak olarak sözün varlığından sonra gerçekleşecektir ya da inkar, inkar etmedim, insanım edebilirdim, inkar, edebilirim.

Ancak inkar etmen için önce inanmalısındır, değil mi?

Düşünerek vakit geçirmeyin serili bir rafta dünya, uzanın.

O uzamda sanrısız ve sınırsızız

Sanırız.

/Ütü yap dedim kendime tellere bakıp. Sehpanın örtüsü yıkanmış, kurumuştu öğle sonrası./

Oturduğum koltuğun sol yanına doğru başımı çevirdiğimde, Ebru(ebru benim üç parmaksız kedim) uyuyordu sırtının ardında uzanan bir ovada, ışık gölgeli kanyonu işaret ediyordu.

Dünya olağan bir günün ortasından çamaşır teline asılıp kurur da fosillerinden mağmasına yol haritalarını mı gösterir?

Yok canım, o da ne? Olsa olsa bir yanılsama, her olağan şehirli gibi fotoğrafını çektim.

Gördüğüme inanmam için kendime mi göstermem gerek?

Merceklere inancım yok aslında, ışığa ise kökten bağlıyım. İki dar kanyonun üç dağ sırası arasındaki rota:

Yapılacak işler listemi dinlesem ütünün buharı ile tüm dağ ve doğasını dümdüz edip rafa dizeceğim:

Rotaya baksam, tanrım ey Allahım, bir odanın şu hacimsiz mekanında hangi yol izi, hangi mülk ve hükümle mükerrer bir kavım mi, berduşu mu, dağın taşın kurdumu, börtüsü mü, böceği mi gölgeler içinde.

Hangi düzlemde olsam bilebilirdim. Hiç bir kitabı yok okuyabileceğim. Hiç bir söyleyeni yok bu gerçekliğin ki dinleyebileyim.

Gölgelere hürmetle eğildim dev bir bulut gibi.

Oradaydılar. Bir harita gibi görünen kabartıların içinde mikron ölçüde görülmeyen şehirler kurmuşlar, anlamını çözemeyeceğim biçimlerde hareket halinde. İçlerinden birisinin başını kaldırıp beni farkettiğini düşündüm nedense.

/Ütü yap dedim kendime tellere bakıp. Kendini yok et. Rafları düzenlerken gülümseyen halim tuhaf derecede yabancı geldi sonra/

artink/ 29 Haziran 2019-

altyazı notu; fotoğraf bana ait.

İÇ BAHSİ

Kahramanlar;

Birinci tekil şahıs,

İkinci tekil şahıs,

Şahıs zamirleri,

Koro,

Tekst,

Materyaller,

-Uyumak istiyorum. Az sonra gidip TV’nin sesini kapatıp, yorganı başıma çekip, o yanlış virgülü dert edinmeyip, gidip uyuyacağım.

-Kaç el ateş ettiklerini duydun mu?

-Duydum ama sorman mı gerekiyordu? İşittim evet, karşıdaki binanın çatısına doğru baktım. Bunu planlamadım. Çünkü bakış açım sadece karşı binanın çatısını görmeme olanak tanıyor. Ama sorman mı gerekiyordu, hem üstelik uykumun, İçine girebileceğim tek güvenli yerin kapısını mı kapatmak  niyetin?

-O,  bir silah sesi miydi?

-Hayır, bilmiyorum, evet, bilmiyorum. Derdin ne? Olabilir. Belki, belki değil, bir patlama işte. Belki egzos, belki kuru sıkı, bilmiyorum. Bildiğim tek şey önce üç, sonra iki, sonra dört el atış sesi. /bunu söylerken bir avcunu açıp işaret parmağı ile baş parmağının ayasına vurarak saydı/

Bam, bam, bam, bam, böyle bir şey. Gidip uyuyacağım

-Bilmiyorsun …. peki ya bu, zemine yayılmakta olanın,  kokusunu hissettin mi?

/Şehrin kurum binalarından birinde, öğleden sonra 13.30 civarı/

Adli Tıp’tan alınan raporu dosyanın teline geçirip, -raporu okudun mu, diye sordu.

-Evet, olay yeri incelemenin raporunda cam kırıklarının odanın içine savrulmamış ve pervaza dökülmüş oluşu silahın odadan ateşlendiğini gösteriyordu, ancak oda içeriden kilitlenmişti. Pencere kapalıydı. Maktülün göğüs kafesini parçalayan kurşun yaralarının hiçbiri sırtında yara açmamış. Omurga kemikleri sağlam kalmasına rağmen kurşun yaraları iç organlarını parçalamış.

-Balistik?

-Parmak izleri maktulü işaret ediyor.

-İntihar mı?

-Adli tıp raporu ancak içeriden yani gövdenin içerisine yuvalanmış bir silah ateş aldığında bu yaraları açması ihtimali olduğunu yazmış.

-Bu mümkün değil, saçma.

-Mümkün değil, doğru.

-Olayı duyanlar var mı?

-Hiç kimse silah seslerini duymamış, sadece komşuları yüksek sesle bir süre bağıra çağıra konuşan birisini duymuş. Ancak buna karşın yabancı bir ses duyulmamış. Raporda detaylı sorgular var.

..

Sıkıntılı ve suskun dosyaları masadan alarak büronun kapısını kapattılar. Birisi içinden küfür etti, mesleği boyunca karşısına çıkan tuhaf davaların bir lanet gibi onu kovalaması tesadüf olamazdı.

Bir diğeri elektronik patlayıcı düzeneklerinin organik yapılarla uyuşabilirliliğini araştırmak gerektiğini düşündü ve bundan bahsetmekten vazgeçti.

Koridoru geçip savcıya ulaşacak özel kaleme teslim edip tutanağı imzaladılar.

Birinci memur hararetli bir telefon konuşması ile koşar adım merdivenlere yöneldi. Diğeri kanıt tutanaklarını imzalamak üzere olay yeri inceleme bürosundan içeri daldı.

-Ne konuştuklarını duydun mu?

-Daha iyisini yaptım, okudum.

-Bunu yazan sensin, neden ikinci tekil şahıslı bir cümle kuruyorsun?

-Mesele bu değil mi? İçindekiler bahsi.

-İçimizde ne taşıdığımız önemlidir, fikrin belki yaran, belki silahın ya da ilacındır.

-Bana buzlu Bloody  Mary hazırlasan sence pantolonuma dökülür mü rapora yazılmış karnımdaki koca yaralardan.

-Hiç sanmıyorum, bir ölü için fazla canlısın hatta, sadece renginde biraz belki kırmızı bir yuvalanma olur belki, o kadar.

-Bloody Mary, buzlu olsun ve biberi çok.

-Cheers

..

artink/ Haziran 2019

altyazı notu;

Çoğu şey, bir rüzgar varmış ve odanın penceresinden girip her şeyi birbirine karıştırmış gibi cereyan ediyor yaşarken. Kağıtlar ince dokusuna rağmen kazımak için eşsiz delhizler yaratabilir. Geçen gün not aldığım defterimi bulmak için yaklaşık bir dört saat kadar aradım. Çünkü bazı notlar vardı şimdi yukarıda bir kısmı yazan. Madde olan şeyin bilinci yoktur değil mi? Çoğunlukla zihnimin bana oyun oynayan bir çocuk olduğunu düşünüyorum.

Birinci tekil şahıs ile kurduğum çoğu cümlenin ya da düşüncenin ardından içimde yükselen içsesin içimde barındırdığım karakterler değil yapısal roller tarafından düşünür aklım gibi geliyor. Bunu söyleyenin hangi yanım olduğunu kategorize etmem mümkün olmasa da belki bir tekst’de bir birleri ile karşılaştırmam mümkün olur gibi düşündüm. Bir nevi açık ameliyat.